İran’ın İsrail ile yaşanan çatışmaların ve ağır ekonomik yaptırımların oluşturduğu baskıya rağmen Lübnan’daki nüfuzunu korumak istemesi, bölgesel güç dengeleri açısından anlaşılabilir bir stratejik tercih gibi gözükse de burada dikkat çeken temel çelişki, kendi ekonomisi ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunan İran’ın, Lübnan’daki müttefikinin toplumsal ve siyasi etkisini sürdürmek için kaynak ayırma ihtimali.
Washington açısından ise mesele yalnızca Hizbullah’ın silahlı kapasitesinin sınırlandırılması değil, örgütün Lübnan toplumu içerisindeki ekonomik ve sosyal hareket alanının da daraltılması. Dolayısıyla Beyrut’ta tartışılan 200 milyon dolarlık iddia, gerçekte İran ile ABD arasında Lübnan’ın gelecekteki siyasi düzeni üzerinde yürüyen daha kapsamlı mücadelenin küçük ama dikkat çekici bir parçası niteliğinde.
Tahran’ın Lübnan politikasında Hizbullah’ın yalnızca askeri bir müttefik olarak değerlendirilmediği, aynı zamanda İran’ın Doğu Akdeniz’e uzanan bölgesel nüfuzunun önemli unsurlarından biri olarak görüldüğü biliniyor. Bu nedenle Hizbullah’ın mali kaynaklarının zayıflaması, örgütün askeri faaliyetlerinin yanı sıra toplumsal tabanıyla kurduğu ilişkileri de etkileyebilecek bir gelişme. Özellikle 2 Mart 2026’da İsrail ile başlayan çatışmaların ardından yerinden edilen ailelerin barınma, gıda ve temel ihtiyaçlarının karşılanması, siyasi aidiyetlerin yeniden şekillenebileceği hassas bir alan oluşturuyor.
İran açısından sosyal yardım mekanizmalarının devamlılığı, Hizbullah’ın destek gördüğü bölgelerde toplumsal bağlarını korumasına hizmet edebilir. Buna karşılık Lübnan devletinin aynı bölgelerde kamu hizmetlerini ve sosyal destek programlarını güçlendirmesi, vatandaşların devlet dışı yapılara ekonomik bağımlılığını azaltabilir. Bu çerçevede asıl rekabetin yalnızca cephede değil, savaşın yıprattığı mahallelerde, yardım merkezlerinde ve yeniden inşa faaliyetlerinde yaşandığını söylemek mümkün. Lübnan’daki siyasi denklemin ironisi de burada ortaya çıkıyor: Devletin yeterince ulaşamadığı alanlarda yardım sağlayan yapıların siyasi etkisi artarken, devletin egemenliğini güçlendirmesi için önce kendi vatandaşlarına ulaşabilmesi gerekiyor.
Lübnan’ın 2019 yılında başlayan mali çöküşü, Hizbullah’ın finansman tartışmalarını anlamak açısından önemli bir dönüm noktası oluşturuyor. Bankacılık sistemine duyulan güvenin sarsılması, mevduatlara erişimin kısıtlanması ve ekonomik işlemlerin giderek nakit üzerinden yürütülmesi, geleneksel finansal denetimin etkisini zayıflattı. Bu ortam, yalnızca Hizbullah bağlantılı olduğu belirtilen mali ağlara değil, kayıt dışı faaliyet gösteren çok sayıda ekonomik aktöre de hareket alanı açtı. ABD yaptırımları altında bulunan Karz-ı Hasen kurumunun faaliyetleri ise bu tablonun en tartışmalı başlıklarından biri. Altın teminatı karşılığında finansman sağlayan kurum, bir yandan bankacılık sisteminden dışlanan kesimler için alternatif bir kaynak olarak görülürken diğer yandan Washington tarafından Hizbullah’ın mali yapılanmasının önemli unsurlarından biri olarak değerlendiriliyor.
Amerikan yönetiminin kurumun faaliyetlerinin sona erdirilmesini istemesi, Lübnan açısından ciddi bir idari ve toplumsal ikilem doğuruyor. Çünkü alternatif finansman mekanizmalarını kapatmak ile bu mekanizmalara ihtiyaç duyan vatandaşlara güvenilir bankacılık hizmetleri sunmak aynı şey değil. Beyrut yönetiminin karşı karşıya bulunduğu temel sorun, kayıt dışı finansmanı sınırlandırırken zaten kırılgan durumdaki ekonomik hayatı daha da zorlaştırmamak.
Hizbullah’ın finansmanına ilişkin değerlendirmelerde Afrika, Güney Amerika ve Orta Doğu arasında uzanan ticari ilişkiler, para transferleri ve gayriresmî ödeme mekanizmaları dikkat çekiyor. Mali uzmanların işaret ettiği mahsuplaşma sisteminde, bir ülkede gerçekleştirilen ödeme başka bir ülkede karşılık bulabiliyor ve para doğrudan sınır aşmadan ekonomik değer el değiştirebiliyor. Benzer şekilde ticari işlemler üzerinden değer aktarılması, uluslararası yaptırım mekanizmalarının denetimini zorlaştıran yöntemler arasında değerlendiriliyor. Ancak bu tür yöntemlerin kullanılması tek başına bütün işlemlerin yasa dışı olduğunu göstermiyor; belirleyici olan işlemlerin amacı, tarafları ve finansmanın nihai alıcısı.
Hizbullah’ın geçmişte İran’dan yıllık 700 milyon dolara kadar kaynak sağladığı, kendi bağlantılı ekonomik ağlarının ise yıllık yaklaşık 250 milyon dolarlık büyüklüğe ulaştığı yönündeki uzman tahminleri, örgütün finansmanının tek bir kanala bağlı olmadığını düşündürüyor. Bununla birlikte söz konusu rakamların güncel ve bağımsız biçimde doğrulanmış mali bilançolar olmadığı da göz önünde bulundurulmalı. Washington açısından temel güçlük, İran kaynaklı olduğu düşünülen finansmanı sınırlandırırken uluslararası ticaretin ve meşru para transferlerinin işleyişini bütünüyle aksatmadan etkili denetim sağlayabilmek.
Başbakan Nevvaf Selam’ın ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ile Washington’da gerçekleştirdiği görüşme, Lübnan’ın ekonomik reform gündemi ile Amerikan yaptırım politikasının giderek daha fazla iç içe geçtiğini gösteriyor. Görüşmelerde bankacılık sisteminin yeniden yapılandırılması, nakit ekonomisinin sınırlandırılması, kara para aklamayla mücadele ve uluslararası finans sistemine yeniden entegrasyon gibi başlıkların öne çıkması tesadüf değil. ABD yönetimi açısından Lübnan’ın mali kurumlarının güçlendirilmesi, Hizbullah’ın finansal hareket alanının daraltılmasıyla bağlantılı bir güvenlik hedefi olarak da değerlendiriliyor.
Beyrut açısından ise aynı reformlar, uluslararası kredi ve yatırım kanallarına yeniden erişebilmek için ekonomik bir zorunluluk. Bununla birlikte Washington’ın beklentileriyle Lübnan’ın iç siyasi gerçekleri arasında önemli farklılıklar bulunuyor. Hizbullah’ın ülkedeki siyasi ve toplumsal ağırlığı, mali alanda atılacak adımların yalnızca teknik düzenlemelerle sınırlı kalmasını zorlaştırıyor. Dolayısıyla Beyrut yönetiminin önündeki mesele, Amerikan yaptırımlarına uyum sağlamakla ulusal ekonomik istikrarı korumak arasında sürdürülebilir bir denge kurabilmek.
İran’ın içinde bulunduğu ekonomik baskılar ve bölgesel çatışmalar, Tahran’ın dış politika kaynaklarını nasıl dağıtacağı sorusunu daha önemli hâle getiriyor. Hizbullah’a yönelik finansman desteğinin sürdürülmesi, İran açısından Lübnan’daki stratejik nüfuzun korunmasına katkıda bulunabilirken bu desteğin azaltılması örgütün sosyal ve kurumsal kapasitesini zorlayabilir. Ancak İran’ın gerçekten ne miktarda kaynak aktardığı, hangi kanalları kullandığı ve son çatışmaların ardından finansman politikasını ne ölçüde değiştirdiği konusunda kesin bir tablo bulunmuyor. Lübnan’da ise devletin ekonomik kapasitesinin zayıflığı, dış kaynaklı finansmanın siyasi etkilerini artırabilecek bir zemin oluşturuyor.
Bu nedenle Beyrut’un karşı karşıya olduğu sorun yalnızca Hizbullah’ın finansal ağlarını denetlemek değil, dış desteklere bağımlılığı azaltabilecek bir kamu maliyesi ve sosyal yardım sistemi oluşturmak. Devlet kurumlarının yeniden güçlendirilmesi, özellikle güney bölgelerinde altyapının onarılması ve yerinden edilen ailelerin ihtiyaçlarının karşılanması, uzun vadede siyasi rekabetin niteliğini değiştirebilecek unsurlar arasında yer alıyor.
Lübnan’daki mali tartışmanın önümüzdeki dönemde üç temel eksende şekillenmesi beklenebilir: İran’ın Hizbullah’a sağladığı desteğin sürdürülebilirliği, ABD’nin yaptırımlar yoluyla oluşturduğu ekonomik baskı ve Lübnan devletinin kendi finansal kurumları üzerindeki denetimini yeniden tesis etme kapasitesi. Washington, Hizbullah’ın finansal kaynaklarını sınırlamayı bölgesel güvenlik politikasının parçası olarak görürken Tahran, Lübnan’daki müttefikinin zayıflamasını bölgesel nüfuzu açısından stratejik bir kayıp olarak değerlendirebilir.
Beyrut ise bu iki yaklaşımın arasında, ekonomik krizden çıkmaya ve devlet otoritesini yeniden güçlendirmeye çalışıyor. Lübnan’da kimin ne kadar dolar dağıttığından daha önemli bir soru var: Vatandaşın geçimini, güvenliğini ve geleceğini kim teminat altına alacak? İran finansmanı, Amerikan yaptırımları ve Hizbullah’ın ekonomik ağları etrafında yürüyen mücadelenin gerçek siyasi ağırlığı bu soruda düğümleniyor. Çünkü Lübnan’da yıllardır değişmeyen çelişki şu: Devletin kasası boşaldıkça alternatif kasalar güçleniyor; alternatif kasalar güçlendikçe devletin kendi anahtarını geri alması daha da zorlaşıyor.
